27 Şubat 2018 Salı

Düşünmek ve Farkına Varmak

  Yaşadık vesselam; modern, post modern, realist, sürrealist, romantik... darbeler. Bu sırada; rayı bulmamız güç mü oldu, erken mi oldu, geç mi oldu demek, kısaca geçmişi deşmek ne fayda verir ki diyenler zihinlerde halen geçmişi barındırıyorlarsa ve bundan ders almış olarak yaşıyorlarsa geçmişi tekrar dile getirmenin fayda vereceği kanaatinde bende değilim. Ancak bunun yanında ders almaya da hatırlamaya da gerek yok diyenlere kocaman bir "orada dur" demek gerektiği düşüncesindeyim.  Elbette bu yazı birşeyleri hatırlatacak; ancak birilerine ders verme amacıyla değil; zihinleri netleştirecek ancak zihinlere herhangi bir darbe türünü yaşatırcasına değil; insan olarak neler yaşadık ve şimdi neler yaşıyoruzu anımsatırcasına bir yazı olacağı düşüncesindeyim.

   Evet, ülke olarak belirli aralıklarla verildiği isimlerle anılan darbeler, darbe girişimleri yaşadık; bu olaylar ülkemizin tarihinde yer ederken, milletimizin zihninde ve kalbinde de yer etti. Bu yer etme olayı o kadar sık aralıklarla tekrarlandı ki belki de bir nesil bu darbelerin tamamını yaşadı; zihnine ve kalbine not etti. Bunun sosyo - ekonomik, psikolojik ve diğer bilmediğimiz neticelerini öncelikle yeni neslin yetiştirilmesi olmak üzere birçok etki, yaşanılmış örnekler üzerinden araştırılması halen mümkündür ve bu mümkünat güzel bir fırsattır. Herbiri ayrı ayrı araştırmaya tabii tutulabilecek darbe başlığında toplayabileceğimiz girişimleri bir bütün olarak da araştırılması halen mümkündür. Ancak balans ayarı gibi eğreti bir başlıkta toplanan ve süreci 1000 yıl gibi uzun sürmesi planlanan 28 Şubat Post-Modern darbesinin yeri belki de araştırmalar neticesinde farklı bir boyutta ele alınması gerekliliği görülecektir.

   28 Şubat 1997 Post-Modern darbe girişimini, yöneten taraf, darbeye karşı çıkan yöneticiler ve halk olarak kısım kısım düşünebiliriz. Darbeci tarafı tarif etmeye bir lüzum olduğunu düşünmüyorum. İsmail Hakkı Karadayı, Çevik Bir...

   Darbeye karşı çıkan tarafta ise Necmettin Erbakan Hoca ve etrafında toplanan yöneticiler olarak derlesek yanlış bir metod izlemiş olmayız sanırım. Halk ise darbeye karşı çıkan yöneticilerin en büyük destekçisiydi. Burada halka apayrı bir parantez açmak gerektiğini düşünüyorum. Çünkü mağdur olan halk kararları protesto ederken hiçbir zaman kendisini dış güçlere kullandırmayı düşünmemiştir. Tamamen haklı davası için alınan kararları şiddet kullanmadan, ülkesine düşman olmadan protesto etmişlerdir. Bu çok önemli bir olgudur; onlar biliyorlardı ki vatanını seven halka rağmen birşey yapma girişimine girmez, girmemeli, biliyorlardı ki halk bir ülkenin en değerli kaynağıdır ve dışlanmamalıdır. Daha da önemli bir etken vardı ülkesini sevenler tarafından; "vatan sevgisi imandandır."  

  Vatan sevgisi bize 15 Temmuz'da bazı güruhların yaptığını yaptırmadı. Peki neydi yapmadıklarımız: Yurtdışında vatanını kötüleme, hor görme, aşağılama ve her platformda ülke sevgisini akıllara bile getirmeden sadece kendi çıkarlarını düşünme.  Akıllara hemen şu gelebilir, peki 15 Temmuz'da mağdur olanlar ne yapsın? Bu mağduriyet yaşanmasın diye zaten mesleğe iade için yargı yolu açılmadı mı? Ondan dolayı 28 Şubat ile 15 Temmuz'u karşılaştırırken neyle neyi karşılaştırılması gerektiği iyi düşünülmelidir. Evet görünen o ki, 28 Şubatta yargı yolu kapalı olmasına rağmen binlerce mağdur olan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı ülkesini karalamayı hiçbir vakit düşünmedi, ülkesine başkaldırmadı, ülkesini önüne gelen her platformda küçük düşürmedi. Çünkü onlar biliyordu ki bu bir iç mesele idi ve bunu yaşamamıza neden olanlar zaten farklı güruhlara hizmet ediyordu; güçlerini fütursuzca kullanarak.

   28 Şubat'ın bu ülkeye yaşattıkları kısmen de olsa halen zihinlerde yer tutmaktadır. Devletten dindar kesimi dışlama girişimi diye zihinlerimizde kalanı özetlesek yanlış bir düşünceyi ifade etmiş olmayacağımız düşüncesindeyim.  Elbette bu dışlamanın sadece fiziken olmayıp düşünce özgürlüklerini de kapsaması boyutun ciddiyetini gözler önüne sermekteydi. Şimdilerde yani günümüze geldiğimiz de aklımdan geçiyor ve şükürler olsun diyorum:
- Başörtüsü problemi bulunmamakta,
- İnanç problemi bulunmamakta,
- Çocukları yetiştirirken ders seçimlerinde problem bulunmamakta,
- İkna odaları yok,
- 18 Yaşından önce din eğitiminin alınmasında problem bulunmamakta,
- Doğruları yazamayan medya yok,
- Ekonomide algı operasyonu yapan örgüt yapıları bulunmamakta,
- Mecliste protesto edilen başörtülü hanım milletvekili / milletvekilleri yok,
- Darbeyi öven hoca kılıklılar bulunmamakta,
- Kurumlar arasında çatışma bulunmamakta.  Olumlu olarak yaşantımıza birebir etki etmiş aklıma gelen diğer dolu düşünceler...

   Ancak buna rağmen bakıyorum da eskileri özlercesine AKP - MHP ittifakına söz söyleme gayreti içinde olanlar var. Kaos olmasın ve bundan nemalanan olmasın diye birlikte hareket etme kararının alınmasının ne zararı var; ülke için, vatandaş için. Ki kurulan bu ittifak demokratik bir işleyiş içinde kuruluyorsa...

  Bazılarımız son 15 yılda getirilen yeniliklerden hoşnut değil mi? Yoksa bazılarımız eskiyi mi özlüyor? Örneğin bir kaos çıksa da birileri rot balans ayarı mı yapsa diyor?
Doğruları söyleyen, mantıklı konuşan insanlardan eskiyi özlediğimiz için mi kaçıyoruz?
28 Şubat geçti de zihinlerimiz unuttuklarının özlemini mi çekiyor halen?
Kısaca yukarıdaki maddelerin tersini mi özlüyoruz? Örneğin:
- Çocuklarımıza devlet okulunda din eğitimi verilmesin mi?
- Başörtü takanlar dışlansın mı?
- Kurumlar arasında bir çatışma mı olsun?...

  Asla! Biz bunları özlemiyoruz. Özlemiyoruz da o vakit bazılarımızın bazı davranışlarında anormallik yok mu? Sırf MHP'ye ömrüm boyunca oy vermedim diyerek bu ittifaktan kaçmak niye? Mantığımızı nerelere bıraktık? Akıl, mantık ve vicdanımız ülkemizde olumsuz birşeyler olmasına neden olacak kararlar için bize elverişli nedenler sunuyor mu? Elbette sunmuyor.

   Ayrıca, 15 Temmuz 2016'da hainlerin yaptığı kalkışmadan sonra yapılan Yenikapı Mitingi'nde unutulmayan anlardan biri de Genel Kurmay Başkanımız'ın konuşması sırasında halk tarafından yapılan şu tezahürattı: "İşte Ordu İşte Komutan." İnsan şöyle bir düşünüyor 28 Şubat 1997'de halkımız böyle bir tezahürat yapar mıydı? Resmen kendi içimizde birbirimizden kaçar hale düşürmediler mi bizi? Şimdi ise şükürler olsun birlikteliğin tek vücut olmanın nişanesidir işte o tezahürat.  Nerden nereye diyor insan ve sonra şükrediyor...  15 Temmuz sonrası yoğunluk kazanan FETÖ ile mücadele de aynı zamanda bu birlikteliği bozmak isteyenlere karşı girişilmiştir ve artık bu mücadelede de sona gelindiğini -yanılmıyorsam- düşünüyorum.

  Ne diyelim Allah bu ülkenin birliğini bütünlüğünü bozmasın. Her kim bu bütünlüğü bozacak harekete girişecek olursa tezahür ettiği kötülük kadar ayak bağları birbirine dolaşsın. Allah bizlere 1960, 1980, 1997, 2007, 2016 gibi kaosa sürükleyecek olayları bir daha bizlere yaşatmasın.


  Bizler yeri geldiğinde adalet için, yeri geldiğinde Ordumuz için, yeri geldiğinde Başbakanımız için, yeri geldiğinde Cumhurbaşkanımız için atan tek yürek olduğumuz gibi yeri geldiğinde hepsi için atan tek yürek olmasını da biliriz, her daim güçlü olmak istiyorsak her daim bilmeliyiz.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder