15 Haziran 2017 Perşembe

Davranışsal Finans & Kredi Derecelendirme Kuruluşları

   Davranışsal finans kavramı insanların rasyonel olmadığı varsayımından hareketle literatüre girmiş finans konusudur.  1997 yılında yaşanan Asya krizi, ABD'de 2000 yılında yaşanan teknoloji şirketlerinin hisselerindeki büyük çöküşler, internet üzerinden online yatırımların artması ve day-trader denilen günlük alım satım yapan bireysel yatırımcıların ortaya çıkması, konunun güncelliğini artırmıştır.

  Davranışsal finans insanların rasyonel olmayan yatırım, tüketim, tasarruflar kararlarını ne şekilde aldığını açıklamaya çalışmaktadır. Ayrıca psikoloji bölümünden mezun olanların ekonomi bilimine olan ilgilerinin giderek artması davranışsal finansın gelişmesine katkı sağlamıştır. Davranışsal finansta araştırılan konular, finansal piyasada insanların nasıl hareket etmesi gerektiğini değil, gerçekte, nasıl hareket ettiklerini anlamaya yöneliktir.  Bu cümle 1979 yılında ortaya atılan sınırlı rasyonelite kavramını destekler niteliktedir.

   Ayrıca yatırım yapan, tüketim gerçekleştiren, tasarruflarını değerlendiren her bir bireyin bilgiye tam olarak sahip olması imkansızdır. Zaten sınırlı rasyonelitenin gerekçelerinden ya da başka bir ifade ile sonuçlarından biri de bu değil midir? Muhtemeldir ki bu olağan bilgi eksikliği davranışsal finansın doğmasındaki etkenlerden biridir.

   Ancak yapılan araştırmalar göstermektedir ki insanlar tam bilgiye sahip olsalar dahi rasyonel davranmadıkları gerçeğini bizlere göstermektedir.  Ancak yapılan deneyin örneklemi insanlardan oluştuğu için ve tercihler insanların hayatlarını devam ettirmesi ya da devam ettirmemesine neden olacağından dolayı, insanların rasyonel bir şekilde karar vermelerinin önündeki en büyük engel devreye girmiştir; duygu, vicdan. Allah'a şükürler olsun ki yaratılışımızda bu hissiyatlar tarafımıza nakşedilmiş. Bizim konumuz, sermaye piyasalarında verilen kararları incelemek olduğuna göre burada karar veren yatırımcıların daha fazla rasyonel olması beklenmektedir, ancak tamamen rasyonel olmaları ihtimaller dahilinde değildir. Ondan dolayı homoeconomicus insan dedikleri  bireylerin, aldıkları ve alacakları bütün kararlarda kendi çıkarını ön planda tutacakları varsayımı da tam olarak gerçeği yansıtmamaktadır.

   Bu bağlamda davranışsal finansta yatırım kararlarını etkileyen bilişsel ön yargılar vardır. Bu ön yargılar, sezgisel yanılsamalar ve zihinsel yanılsamalar olarak ayrılır. Bu yanılsamaların ayrı ayrı başlıklarına değinmeden bu başlıklara etki ettiğini düşündüğüm farklı bir konuyu arz etme niyetindeyim.  Bu ön yargıların sağlıklı bir şekilde oluşmasında kredi derecelendirme kuruluşları ne kadar doğru bir yönlendirme yapmaktadırlar? Piyasayı ne kadar doğru bir şekilde okuyup hangi düzeyde ülkelerin ekonomisini etkileyen  hangi düzeyde ise sermaye piyasalarını etkileyen kararlara imza atabilmekteler?

   Yukarıda davranışsal finans konusunda değinilen, şimdi de kredi derecelendirme kuruluşları dikkate alınarak bahsi geçmiş olan krizlere kısmen değinilecektir: 1997 Asya krizi, 2000'li yıllarda A.B.D'de büyük şirketlerin batışı, 2008 dünya krizinin derinleşmesi ve 2011 Avrupa borç krizi sonuçlarında kredi derecelendirme kuruluşları tartışılmaya başlanmıştır. (Buradan da anlaşıldığı üzere davranışsal finansın, henüz literatürde içeriksel olmasa bile, kredi derecelendirme kuruluşları ile alakası vardır.)

   Özellikle küresel krizle de, kredi derecelendirme kuruluşlarının çalışma şekli, şeffaflığı ve güvenirliliğini kaybettiği, misyonunu ifa edemediği, 2008 yılında Amerika'da yapılan bir zirvede vurgulanmış olmasına rağmen halen dünya piyasaları üzerinde etkili olmaya devam etmektedirler.

   Kredi derecelendirme kuruluşlarının var oluş amacını Roger ve Eke'ye göre inceleyecek olursak:  "Kredi derecelendirme kuruluşu bağımsız olarak çalışan, borçlunun kredibiletisini; borcunu zamanında ve düzenli ödeme kapasitesini ölçmeye yarayan, profesyoneller tarafından oluşturulmuş standart ve tarafsız görüş belirten şirkettir."

   Yukarıdaki tanımı ülkemiz ekonomisini göz önünde bulundurarak yorumlayacak olursak şu verilere ulaşmış olacağız: Türkiye çıkardığı tahvillerin ödemesini zamanında yapmakta ve bu ödeme sırasında geçmişte yaşadığı kaynak bulma sıkıntısını çekmemekle birlikte bu borçlanma araçları güvenirliliğinden dolayı  yüksek düzeyde ilgi görmektedir.

  Ülkenin sahip olduğu belli büyüklüğe ulaşmış şirketler ise derecelendirme kuruluşlarının denetimlerine açık olup çalışmalarını şeffaf bir şekilde sürdürmeye devam etmektedirler.

   Kredi derecelendirme kuruluşlarının verdiği bazı kararları eleştirmeden önce Türkiye'nin sahip olduğu güçlü ekonomisinin verilerini gösteren bazı grafiklere bakmakta fayda var.







  • Genel Yönetim Borç Stoku, Genel Yönetim Bütçe Dengesi diğer Avrupa ülkelerine göre çok düşük seviyede olduğu açıkça görülmektedir.
  • Türkiye'nin ticaret dengesi istikrarlı bir şekilde düzelme eğilimine girmiştir.

   Bu unsurlar doğru politikalar ile desteklendiği sürece bu başlıklar diğer ekonomi başlıklarında olduğu gibi olumlu sinyaller vermeye devam edecektir.

   Türkiye'nin sahip olduğu verilere grafikteki birçok ülke sahip olmadığı halde onların notları kredi derecelendirme kuruluşları tarafından yatırım yapılabilir seviyede tutulurken neden Türkiye'nin notu daha düşük seviyelerde tutulmaktadır? Yoksa bu ülkelerden biri de, A.B.D'nin geçmişte sahip olduğu büyük bir şirket olan şuanda yerinde yeller esen Enron firmasının yaşadığı bir acı tecrübe ile mi karşılaşıp kredi derecelendirme kuruluşları tarafından doğru analiz edilmeyen ülke olarak yatırımcılarının yüzünün gülmesine engel olacaktır. Bilindiği gibi, kredi derecelendirme kuruluşlarından biri bu firmayı bilerek yanlış değerlendirmeler sonucunda sermaye piyasının parlayan yıldızı yapmış ve küçük yatırımcıların birikimlerini bu firmanın hisselerinde değerlendirmesini sağlamıştı. Sonuçta, en fazla zarar gören küçük yatırımcılar olmuştur. Tabii bu büyük firmanın piyasayı olumsuz bir şekilde etkilemiş olması da işin cabasıdır.

   Konun en başında insanın rasyonel olamayışının sebeplerini hem tam bilgiye sahip olamamasına hem de duygu sahibi bir yaratılışa sahip olmasına bağlamıştık. Bu örnekten de görüleceği üzere yanlış bilgi sağlanması yatırımcıların yanlış yatırımlara yönelmesine sebep olmuştur.  Peki kredi derecelendirme kuruluşlarının amaçlarından biri de küçük yatırımcıyı korumak adına, olanı doğru bir şekilde değerlendirip piyasada ki yatırımcıların bu sayede bilgi sahibi olmasını sağlamak değil miydi? Bundan dolayı bu eleştiri kredi derecelendirme kuruluşları neden var demek için yapılmadı ya da kapansınlar demek için de değil; değerlendirmelerini doğru bir şekilde yapmadıkları takdirde ne kadar olumsuz sonuçlar doğurabildiklerini görmeleri açısından mühim bir nokta olduğu için. Bunun için her ne kadar piyasaya şirketleri şeffaf bir şekilde sunmak isteniyorlarsa da ondan önce kendi şeffaflıklarını piyasaya daha fazla zarar vermemek adına sağlamalıdırlar.  Böylelikle yine yukarıda değinilen davranışsal finansta yatırım kararlarını etkileyen bilişsel ön yargılara etki etmeleri ve aldıkları pozisyona göre (doğru bilgi, yanlış bilgi) yatırımcıyı etkileme durumları en doğru yönlendirme ile yapılmaya çalışılsın. Peki yanlış olan yönlendirmeler ya ülkeler üzerinde gerçekleşirse dünya üzerinde çıkacak kaos daha fazla vahim sonuçlara varmaz mı? Enron bunun yanında sadece ufacık bir detay kalır. Tabii bu durumun ortaya çıkması aslına bakılırsa şirketlerde ortaya çıkan duruma göre daha güç, ya da yanlış yönlendirilen bilgiler ülkenin açıkladığı ekonomik verilerle ile düzeltilebilir noktadadır.  Bunun teyidini Türkiye'ye Doğrudan Yabancı Yatırımcı Girişi (DYY) tablosuna bakarak yapabiliriz: Yatırımcılar sadece kredi derecelendirme kuruluşlarını dikkate alsaydı bu kadar yabancı yatırımcı girişi ülkemize olmazdı. Ondan dolayı yatırımcılar açısından ülkenin ekonomik verileri de karar vermelerinde önemli bir yer tutmaktadır. Ancak yine de kredi derecelendirme kuruluşlarının şeffaf ve doğru analizler yapması dünya piyasaları açısından önem arz etmektdir.



   Kredi derecelendirme kuruluşlarının Türkiye özelinde verdiği notların gerekçesine bakacak olursak birçoğunda siyasi istikrarsızlık ihtimali, terörizm gibi nedenlerin olduğunu görmekteyiz. Bu başlıklardan ilki olan siyasi istikrarsızlık ihtimali 16 Nisan 2017 referandumu ile giderilmiştir. Diğer bir neden olan terörizm bilindiği üzere İkiz kulelere yapılan saldırılardan sonra, saldırı altında kalan ülkenin tabiri ile, boyut değiştirmiş ve 2001 tarihinden itibaren küresel terörizm başlığı altında incelenmiştir. Bu demek oluyor ki gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin başkentleri, büyük şehirleri, diğer şehirleri ne kadar güvenliyse Türkiye'nin başkenti, büyük şehirleri ve diğer şehirleri de o kadar güvenlidir. Bundan dolayı küresel terörizm bir not düşürme sebebi değildir. Ayrıca kredi derecelendirme kuruluşlarının kuruluş amaçlarından biri, mevcut durumda terörizmi göstermesi değildir. Terörizmin şuan dünyada var oluş biçimi düşünüldüğün de bu durum doğru bir değerlendirme değildir. Yakın zamanda diğer gelişmiş ülkelerin yaşadıkları saldırılar bu durumun küresel boyutunun bir örneğidir. OHAL'i bahane etmekte bir başka hazin durumdur. Çünkü tek OHAL ilan eden ülke Türkiye değildir; Batı'da ki OHAL ilanları bunun en güzel örneğidir. OHAL ülkelerin kendini tehditlere karşı koruma biçimidir, ekonomiyi sekteye uğratmak için gerçekleştirilen bir uygulama değildir. Bunun dışında kredi derecelendirme kuruluşlarının ülkeleri değerlendirirken asıl ağırlık verdikleri noktaların rakamlar, yani ülke ekonomisinin ürettiği rakamlar olması gerektiği aşikardır. Çünkü yukarıda tanımda da geçtiği üzere derecelendirme kuruluşları, tekrar hatırlayacak olursak, Roger ve Eke'ye göre:  "Kredi derecelendirme kuruluşu bağımsız olarak çalışan, borçlunun kredibiletisini; borcunu zamanında ve düzenli ödeme kapasitesini ölçmeye yarayan, profesyoneller tarafından oluşturulmuş standart ve tarafsız görüş belirten şirkettir." Bu bağlamda Türkiye'nin ekonomik verilerinin küçük bir kısmına yukarıda değindik ve son gelen veriler neticesinde ilk çeyrekte %5'lik büyüme rakamı kredi derecelendirme kuruluşlarının, eğer şeffaf ve tarafsızlarsa, hemen dikkatini çekmesi gereken bir unsur olması gerekmektedir.

   Eğer mevcut ülke değerlendirmesi yapan kredi derecelendirme kuruluşları bulundukları noktadan doğru analiz gerçekleştiremiyorlarsa onların yapamadıklarını yapacak olan yeni kredi derecelendirme kuruluşlarının kurulması hem ülkeleri hem de dünya piyasalarını rahatlatacak ve yatırımcıların daha doğru yatırım kararları almasını sağlayacaktır. Böylelikle bilgi asimetrisi yaşanmasının önüne geçilecek ve ekonomi üzerinde daha rasyonel kararlar alınabilecektir.  Bu durum doğru bilgiye ulaşma yüzdesini, artan rasyonel davranışları da beraberinde getirmesi muhtemel olup davranışsal finans tarafına da olumlu katkı yapacağı kanısındayım. Sonuç itibari ile kredi derecelendirme kuruluşlarının tartışılmaya başlandığı tarihle davranışsal finansın ortaya çıktığı tarihlere bakıldığın da her ikisinin de benzer krizlerden etkilendiği görülmektedir (1997 yılında yaşanan Asya krizi, ABD'de 2000 yılında yaşanan teknoloji şirketlerinin hisselerindeki büyük çöküşler).

   Kurulması muhtemel kuruluş için Batı'ya göre Doğu'nun ekonomide yükselen bir değer olduğu gözlemlendiğine göre buradaki gelişmekte ve gelişmiş olan ülkelerle oluşturulacak bir konsorsiyum gerçekleştirilebilir. Bu durum Asya Kıta'sının daha iyi bir şekilde tahlil edilmesini sağlayacağı gibi yatırımcılara da daha doğru bilgi ulaşmasını sağlayacaktır. Farklı ülkelerin katılımı ile kurulması da kuruluşun dünya üzerindeki güvenirliliğini artırmakla beraber üzerinde daha fazla denetim mekanizması oluşmasını sağlayacaktır. Bu durum, şeffaflığı ve yorumlanması gereken asıl verileri (ekonomik veriler) soyut kavramlar ile karıştırmadan gerçekleştirecektir. Böylelikle 1997 Asya krizi, 2000'li yıllarda A.B.D'de büyük şirketlerin batışı, 2008 dünya krizinin derinleşmesi ve 2011 Avrupa borç krizi sonuçlarında kredi derecelendirme kuruluşlarının tartışmaya açılan konumu telafi edilmiş olacaktır.


  Dünyanın 17. büyük ekonomisine sahip, Asya'nın ise kaçıncı büyük ekonomisi olduğunu bilmediğim Türkiye'nin böyle bir girişime vesile olması hem ülkemiz için hem de bölgemiz için güzel gelişmeler getireceği kanaatindeyim. Bununla beraber bölgemizde dünyanın en büyük ekonomilerine sahip ülkelerle beraber körfez ülkelerinden de sağlanacak katılım oradaki tansiyonun da düşmesine vesile olacaktır.  Gelişimin sadece yer altı kaynakları ile sağlanmadığı, sosyal politikalar ve AR-GE yatırımları neticesinde oluşması muhtemel yeni alanlarla da ekonominin canlı tutulacağının kanıtlanması bölgede yer altı rezervleri kaynaklı sorunların çözülmesini sağlayacaktır. Kredi derecelendirme kuruluşu bir AR-GE yatırımı mıdır tartışılır ancak bir sosyal politika kavramı olduğu düşüncesindeyim.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme