12 Haziran 2017 Pazartesi

Ortadoğu'ya Dair

   Ortadoğu üzerine yazılacak, konuşulacak ve hatta ön görülerde bulunulması muhtemel çok konu vardır. Hatta bu konuya Ortadoğu kelimesinin kendisinden mi başlamak gerek? Acaba Güneydoğu Asya diye tabir ettiğimiz ülkelerin yerini baz alırsak onların Ortadoğu diye kastettiği yerin karşılığı birebir konum olarak doğru bir şekilde onlar açısından eşleşiyor mu? Bu kelime ile bile Ortadoğu'ya bir gömlek biçilmiş farkında mıyız? Kim biçmiş bu gömleği? Şurası bir gerçek, tanım bir gömlek ise bu gömleği dikenlerin de ilmi araştırmalarda ileri gitmiş bu yönde politikalar üretmiş ve teoriler ile politikalarını desteklemiş ülkeler olduğunu görmemiz hiç de zor olmasa gerek. Örneğin Davison Ortadoğu'yu, İslam dini etrafında oluşan jeopolitik bir birim olarak tanımlamıştır. 1902 yılında ise  Hogarth Ortadoğu'yu, Osmanlı Devleti sınırları içinde bulunan Arnavutluk ve Balkanlar'dan başlatmıştır. Ancak Avrupa merkez alındığında Ortadoğu tanımı hem jeopolitik olarak hem de siyasi olarak ifade edilen noktayı doğrulamaktadır. Bizler, bilindiği üzere Ortadoğu kelimesini kullanırken Avrupa'nın tanımını kullanmaktayız.

   Şuanda anladığımız yer olarak Ortadoğu'yu düşündüğümüz de ve tekrar Selçuklu Devleti'nden önceki dönemlere gittiğimiz de burada kurulan devletlerin, güçsüz duruma düşmemek için bölge dışından gelen tesirlere karşı birleşik bir güç oluşturduklarını geçmişte görmekteyiz.

   Selçuklu ve Osmanlı Devleti döneminde ise birçoğumuzun bildiği üzere bu coğrafyada huzur ve sukûnet hakim olmuş bu vesile ile ilim, fen gibi alanlarda çalışmaların yapıldığı dünya üzerindeki merkezlerden biri haline gelmiştir.

   18. ve 19. yüzyıllarda Sanayi devriminden sonra ise Ortadoğu, batılı bazı ülkeler tarafından hem sanayi hammaddesi için hem de üretilen ürünlerin satılabileceği bir pazar olarak kullanılmıştır. Birçok ülke için Ortadoğu, sadece ekonomik bir anlam ifade eden bir mana haline gelmiştir. Bu pazarı değerlendirmek isteyen güçler bunu sağlamak için diplomatik girişimlerde ya da askeri saldırılarda bulunmaktan çekinmemişlerdir.

   Sömürgeci dönemden sonra oluşturulan sınırlar, politik coğrafya arasındaki uyumsuzluk nedeniyle bölgenin sınır komşuları arasında anlaşmazlıklara sebep olmuştur. Bunun yanında bazı ülkelerin yönetimi ve halkı arasındaki uyumsuzluk da ülkelerin refaha ermesindeki engel olarak Ortadoğu'nun karşısına çıkmıştır.

   Çıkan çatışmalar ve savaşlar gözlemlendiğinde yukarıda bahsi geçen bir durumun sonucu olduğunu görmemiz hiçte güç olmayacaktır.  Ayrıca Ortadoğu'yu daha iyi algılayabilmemiz için dünyada ve bölgede gelişen olayları incelememiz faydamıza olacaktır.

   1917 yılında Çarlık Rusya'nın yıkılması ile gün yüzüne çıkan gizli anlaşmalar sonucunda Şerif Hüseyin gibi kişilerin kandırıldığı ve arkalarından birçok gizli anlaşma yapıldığı bu durumun soğuk duş etkisi yaptığı aşikardır. Ortadoğu'nun Sykes - Picot anlaşması ile büyük bir kısmının şekillendiği de unutulmamalıdır. İki dünya savaşı arasında Balfour Deklarasyonu ile Yahudi göçü Filistin'e devam etmiştir.

   II. Dünya Savaşı bilindiği gibi I. Dünya Savaşı'nın neticelenmesinin akabinde çıkan orantısız güç dağılımını kabullenemeyen, kaybeden, ülkelerin hızlı silahlanma yarışı sonucunda nükleer silahların kullanılması ile neticelenen bir savaştır. I. Dünya Savaşı sonrası yıkılan imparatorluklar neticesinde çok güçlenen devletler oluşmuş, II. Dünya Savaşı neticesinde ise dünyadaki güç dengeleri yeniden şekillenmiş ve dünyada farklı ideolojik görüşlere sahip iki ülke ortaya çıkmıştı; SSCB ve ABD.  Bu ülkeler safhında yer almayan ve yeni bağımsızlığını kazanan ülkeler ise 3. bir faktör olarak soğuk savaş döneminde yerlerini aldılar.

   II. Dünya Savaşı'nın neticelenmesi ile birlikte Ortadoğu'daki ülkeler bağımsız bir devlet olmaya başladılar.  Bu zaman dilimi içerisinde 1948 yılında, Ortadoğu'da Balfour Deklarasyonu ile Yahudilerin göç ettikleri Filistin'de, bir Yahudi Devleti kuruldu ve bu girişim bölge ülkelerinin birlikte hareket ederek Yahudi Devletine 1967 yılında savaş açmasına ortam hazırladı.  İki kutuptan biri olan A.B.D'nin Yahudi devletini desteklemesi ile savaş bölge ülkelerinin lehine sonuçlandı. Bundan dolayı bölge ülkeleri A.B.D ile ilişkilerini kesmişlerdir. 1973 Yom - Kippur Savaşı Mısır ve Suriye'nin İsrail Devleti'ne kaybettiği toprakları geri almak için açtığı savaştır. Bu savaş sonrasında İsrail Devleti galip geldi.

   Yom - Kippur savaşı sonrasında İsrail'e destek olan ülkelerin zor durumda bırakılması için bölge ülkeleri tarafından petrol fiyatlarını artırarak arz kısıntısına gidildi. Bu durum dünyada 1973 Petrol Krizi'ne neden oldu. Ayrıca üretim maliyetlerinin artması ile birlikte fiyatlar yükseldi, o günün şartlarına göre zorunlu mal niteliğinde olmayan üretilen ürünlerin taleplerinde düşme meydana geldi, talep düşünce üretim kısıldı ve işsizlik arttığı için dünyada stagflasyon krizi yaşandı.

   Diğer ülkelerden hariç olarak petrol ihraç eden ülkelerin kazançlarını artıran petrol krizi Ortadoğu ülkelerinin gelirlerini artırmalarına vesile oldu. Bu gelirlerin ise bölge ülkeleri tarafından silahlanmaya harcanması ise başka bir hazin durumu ortaya çıkardı: Kazançların tekrar silah üreten ülkelere gitmesine yani kazançların kaybedilmesine neden oldu. Bundan daha hazini ise bölge ülkeleri satılan silahları caydırıcı güç olarak kullanmaktan ziyade birbirine doğrultarak güçlerini zayıflattılar ve bunun sonucunda Yom- Kippur Savaşı'ndan sonra petrol fiyatını yükselterek zor durumda bırakmak istedikleri ülkeleri zor durumda bırakamadılar. Sonuç olarak uygulamak istedikleri politikayı adeta deldiler. Ayrıca Yom-Kippur Savaşı sonrasında İsrail Devleti ile Mısır Devleti anlaştılar ve bir ayrışmada burada ortaya çıktı.

   Yukarıda bahsi geçen silahları birbirine doğrultan iki ülke olan İran ve Irak arasında 1980 - 1988 yılları arasında savaş yaşandı. O günün tarihlerinde A.B.D Irak'ı desteklemiştir.  Bu savaş neticesinde her iki ülke de birşey kazanamamıştır. Irak ekonomik olarak bir bunalımın içine girmiş ve bu nedenden dolayı komşu ülkesi olan Kuveyt'i işgal etmiştir.  Bu durum karşısında A.B.D önderliğinde "Çöl Fırtınası" adı verilen operasyonla Kuveyt işgalden kurtarılmış ve 2001 yılından sonra iyice hedef tahtasına oturtulan Irak'a  2003 yılına kadar ağır bir ambargo uygulanmıştır. 2003 yılından sonra Irak'da olan insanlık dramı ise birçoğumuzun malumudur.

   İran - Irak Savaşı bittikten sonra bölgede devletler arasında ekonomik üstünlük kurmanın yerini ideolojik  üstünlük kurma niyeti almıştır.

   Dünya ülkeleri arasında 1950'lere kadar süren ekonomik rekabet, giderek sosyal politika üretme ve uygulama rekabeti halini almıştır. Ancak dünyadaki sosyal politika üretme yarışı Ortadoğu'da bu yarış, yukarıda da bahsedildiği üzere, ideolojik ve mezhepsel bir çekişmeye dönüşmüştür. Hatta Arap Baharı'nı yaşayan ülkelerin bir kısmı da maalesef bu tuzağa düşmüştür. Bölgede dünyadaki  sosyal politika üretme yarışının yansıması maalesef mezhepsel olmuş ve bu durum Ortadoğu'da, eğer böyle devam ederse, kazananı olmayan bir savaşın içine girilmesi durumunu doğurması ile neticelenecektir. Bu durum maalesef ki ülkelerin toprak bütünlüğünü göstermelik savunan ve savunmayan diğer devletlere müdahale alanı oluşturmaktadır. Aynı coğrafya üzerinde yaşayan Yahudi Devletine bakacak olursak onlarda da o kadar çok mezhepsel ayrılığa rağmen bulundukları alanda birbirlerinin kanlarını dökmeden yaşamaya devam etmektedirler. Halen bu kadar büyük coğrafyaya sahip olan Müslüman devletler niye bunu gerçekleştiremesin? Neden birbirlerinin toprak bütünlüğüne saygı duyup içinde silah kullanma gereksinimi duyulmayan sosyal politikalar üretmesinler? Sosyal politikalar ile rekabet etmek hem ülkelerini geliştirecek hem de bölgeye istikrar getireceği gerçeğini ve böylelikle bir bütün olarak gelişmenin önünün açılacağı aşikar değil midir?

   Bazı vaatler ve teminatlar var deniliyorsa cevabım şu şekilde olacaktır: Şerif Hüseyin'e de bazı vaatlerde ve teminatlarda bulunmuşlardı. Hep bu vaat ve teminat kelimesi geçince Şerif Hüseyin aklıma geliyor. Şerif Hüseyin vaat ve teminatlarla kandırılanlardan sadece biriydi. Eğer bölge istikrarlı bir şekilde bölge ülkeleri tarafından geliştirilmek isteniyorsa, birbirlerini tuzağa çekip kan dökülmesine neden olacak vaat ve teminatlara kanmadan, kendi "öz" ünü koruyarak sosyal politika üretmelidir. Avrupa'nın da geçmişte yaşadığı iç savaşlar oldu ve bunların kendilerine ne kadar çok zararı dokunduğunu anlayıp şuanda bir birlik olarak, çıkarlarına uygun anlaşmalar neticesinde, davranmıyorlar mı? Elbette İslam devletlerinin de oluşturduğu birlikler var ancak ne kadar aktif? Ne kadar sosyal politika üretebiliyor, ne kadar ekonomik iş birliğini destekliyor, ne kadar serbest dolaşım hakkı tanıyor? Tabii ki bunlar her ülkenin çıkarları gözetilerek kademe kademe yapılabilecek faaliyetler. Tabii bu aşamaya gelinene kadar öncelikli olarak bölge ülkelerinin iç çekişmelerini sonlandırıp bir masa etrafında toplanabilmesi gerekiyor.

   Farklı ve en önemli noktadan bakacak olursak aslında bizim çok büyük bir ortak değerimiz var ve bu ortak değer birçok politikanın ana temelini oluşturacak yapıda bir değer: aynı kıbleye dönüp namaz kılmamız. Bizim bu vesile ile Hz. Ebubekir(r.a), Hz. Ömer(r.a), Hz. Osman(r.a) ve Hz. Ali(r.a) karakterine sahip müslümanlar yetiştirmemiz gerekmez mi? Bu bölgenin refaha ermesi için uygulanabilecek en güzel politikalardan sadece ve sadece biri bu değil mi?

   Peki şimdiki halimize bakacak olursak: İslam Coğrafyası'nda neler oluyor? Şuanda Irak'ta Sunniler, Şiiler daha mı rahat? Ya Suriye'de? Peki Irak'ın yer altı zenginlikleri kimlere gitti? Geçmişte yaşanan Irak - İran savaşanının kazanını silah tüccarlarından başkası oldu mu? Yine geçmişte Irak, Kuveyt'e girdi de ne oldu? Bu arada Irak - İran savaşı öncesi Irak'ı, İran'a karşı destekleyen ülke daha sonra Irak'ı desteklemeye devam etti mi? Bu yaşananlar neticesinde peki sonuç ne oldu derseniz? Size söyleyeyim, olan mazlum halka oldu. "Bütün inanlar kardeştir" ayet-i kerimesine baktığımız an, "Nedir Bu Yaşatılmak İstenen Mezhep Savaşı?" dememiz gerekmiyor mu?

   Geçmişte Irak - İran arasında oynan oyun şimdi de Suudi Arabistan ile İran arasında oynanmak isteniyor. Bu oyuna düşülmesi bölgeyi çok daha fazla istikrarsızlığa düşürecek bir etken değil midir? Peki Katar krizi işin başka bir vahim tarafı değil midir? Ortadoğu'daki her bir ülke birbirlerinin toprak bütünlüğüne riayet etmesi gerekiyor ki istikrar sağlansın, savaşmadan sosyal politikalar üreterek hem bölgenin hem de dünyanın kalkınmasına farklı bir ivme kazandırılsın. Ne Suudi Arabistan - İran sürtüşmesi, ne de Katar'a uygulanan ambargo birşeylerin çözümü için bir faktördür, hatta bu uygulamayı yapanlara da bir kâr getirmeyecektir.  

   Katar Ortadoğu'nun istikrara kavuşması için çaba sarfeden bir ülkedir. Bunlara sadece bir örnek verecek olursak: Gazze'de yaşanan elektrik krizinde Türkiye ile birlikte Katar, Gazze'ye yardımda bulunmuştur. Ondan dolayı Katar üzerine büyük bir oyun oynanmaktadır. Bu oyunu körfez ülkelerinin kendilerinin kurguladığını düşünmüyorum. Bölge dışından desteklerle uygulanan ambargo, diyalog yolu ile çözülmelidir. Çözülmelidir ki bölgede yeni sorunların çıkmasına fırsat verilmesin ve akabinde  daha elzem sorunlar çözülmeye başlansın.

   Türkiye ise politika olarak her zaman Ortadoğu ülkelerinin hem bağımsızlıklarını hem de toprak bütünlüğünü her daim savunmuştur.


   Diyeceğim odur ki yukarıda bahsi geçen, kan döken, sorunların aşılması için kesinlikle bir masa etrafında toplanıp konuşulması gerekiyor. Diplomasi yolu ile birçok sorun çözüme kavuşturulup sosyal ve ekonomik politikalarla bölgenin istikrara kavuşması ve gelişmesinin sağlanması şahsıma göre hiç de zor değil.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme