4 Eylül 2017 Pazartesi

Irkçılık ve Neticeleri

  Günümüz dünyasında birçok problemin temelinde, dikkat edildiği takdirde ırkçılık düşüncesinin yattığı görülecektir. Bu düşüncenin temelinde herhangi bir insanı ötekileştirmek eğiliminin olduğu aşikardır. Bu dışlama, çeşitli kuruluşların çabası ile insanların zihninde çeşitli kavramlar aracı kılınarak birbaşkasından çekinmesi, birbaşkasını dışlaması durumudur. Algı operasyonları ile desteklenen ırkçılık düşüncesi nedeniyle,  dışlanan kişi ya da zümrelerin dışlayan kişinin zihninde oluşan düşünce ile, dışlanmış kişinin gerçek duruma aykırı bir şekilde algılarda yer etme  durumu ortaya çıkmaktadır.

  Irkçılık kavramı ortaya çıkmadan önce ırk kavramının tanımı filozof Kant ve çeşitli düşünürler tarafından da yapılmıştır. Peki, bu tanım yapılmadan önce insanlar ırklarının farkında değiller miydi? Elbette farkındaydılar. Örneğin, Orhun Yazıtları'nda geçen hitabette yer alan öğütler bunun en güzel örneğidir. Sorun zaten ırkların varlığı değil, ırklara karşı gerçekleştirilmek istenen olumsuz tutumdur. Yani olumsuz olan, ırk kavramından yararlanılarak diğer insanları dışlayıcı bir tavır içine girilmesi ve onlara düşmanca tavır takınılmasından dolayı ortaya çıkan ırkçılık düşüncesidir. Yoksa her insanın bir ırkı vardır ve bundan dolayı suçlanamaz ya da dışlanamaz. Ya da dışlanmamalı. Bu bağlamda düşünüldüğünde herhangi bir ırkın varlığı asla herhangi bir zaruret ortaya çıkarmamalıyken ırkçılık düşüncesi ise insanlık açısından son derece tehlikelidir. Bu unsurlar göz önüne alındığın da ırkçılığın tanımı ise kısaca şu şekilde yapılabilir: Yabancı düşmanlığı, benim gibi olmayanı dışlama ve hor görme. Bu noktada 1930'larda dünya üzerinde karşılaşılan antisemitist düşünce yapısı, bu konuyla ilgili olarak üzerinde çokça durulan örneklerdendir.

  "Mobbing" kelimesini ırkçılık kavramı ile özdeşleştirmekteyim. Kelimenin TDK'da ki çevirisine bakıldığında" bezdirme" anlamı ile karşımıza çıkmaktadır. Tabii bu kavram 1930'larda yaşanmış antisemitist düşünceyi kapsamamakla birlikte 1930'lara gidişin, önlem alınmazsa, temelini oluşturmaktadır. Bu durumu şuanda Arakan'da acı bir şekilde görmekteyiz. Günümüzde gelişmiş ülkelerin birçoğunda kişiye ya da zümreye karşı kültürel mobbing olarak isimlendirebileceğim uygulamaları görmemiz ise hiçte zor değil.

  Temelinde kendinden olmayana karşı ırkçı tutumlardan türeyen ve kısmen bir bezdirme(mobbing) türü olduğunu düşündüğüm İslamofobi kavramının körüklenmesinde çeşitli nedenler var. Bu körükleme nedeniyle oluşan İslam korkusunu, zümrelerin ya da kişilerin gerçek olmayan bir korku hissetmesi durumu olarak açıklayabiliriz.

   Dünya yakın tarihte, yaşanılan ırkçılık söylemleri neticesinde yeni dünya düzeninde yaşanmaması gereken ancak yaşanarak dünya insanlığının başına açtığı dertlere bakalım. Irkçılık korku toplumunun oluşmasına neden olan en önemli etkendir. Oluşan korku toplumunda insanlar birbirine güven duymaz ve hissettikleri sevgi bağları giderek azalır. Masum ve birbirinden korkan zümreler arasında oluşan korku duvarından dolayı gerçekleşen çekimserlik ve bunun neticesinde dışlanan toplum, dışlayan ülkenin mevcuduna göre küçük bir unsuru temsil etse dahi, ırkçılık kavramının varlığı ülke içinde çeşitli yapısal bozulmalara neden olur. Bu yapısal bozulmayı günümüz dünyasının kısmen yaşadığı kavram olan İslamofobi üzerinden biraz daha açalım: Yanlış bilgilendirme ile oluşan İslam korkusu (İslamofobi) nedeniyle Müslüman olan insanlara karşı mesafe koyulması aslında neredeyse 2 milyar Müslüman coğrafyaya sahip ülkelere mesafe konulması anlamına gelir. Bunun neticesinde yanlış temellendirmeler yüzünden İslamofobi kavramının yaşandığı ülke, farkında olmadan dünyanın 2 milyar nüfusundan ve bu insanların ülkelerinden kısmen de olsa kendisini soyutlamış olur. Bu durum neticesinde bir zümreyi dışlayan ülke aslında dünyadan kendini soyutlamanın adımlarını atmış bulunmaktadır. Peki kendini diğer dünya ülkelerinden soyutlamanın adımlarını atan ülke ya da ülkeler dünya düzeninin sürdürülmesine katkı sağlayabilir mi?

   Bir de ırkçılığın olumsuz bir şekilde etkilediği, en önemli bir unsur olan, insani boyuta bakalım.  Çünkü ırkçılık, ülkeler üzerinde ve doğal olarak insanlar üzerinde eğer önlem alınmazsa, neticeleri ağır olacak  şekilde yayılma eğilimi gösteren bir hastalık türüdür. Bu durum, öncelikle ülkede sanki küçük gibi görülen bir zümreyi dışlama hareketi gibi başlasa da temelinde ben-merkezcilik olan ırkçılık, giderek diğer ülke ırklarını ve dinlerini de karşısına alarak onları da dışlama çabasına girer. Bunu dünya yakın zamanda yaşamadı mı? II. Dünya Savaşı'nın çıkmasındaki bir etken de ırkçılık düşüncesi değil miydi? Milyonlarca insan ölüp yaralanmadı mı? Irkçılık görüldüğü üzere dünyada çok acı bir şekilde tecrübe edildi.  Onun için ırkçılığı körükleyici uygulamalar dünya insanlığını işin içinden çıkılamaz hale sokar. Bu ister bir dine karşı gerçekleştirilsin isterse bir ırka karşı gerçekleştirilsin hiç farketmez.

   Peki bu durma ya da durumlara dünya nasıl engel olmaya çalışıyor? Bu hususta öncelikli olarak A.B İnsan Hakları Sözleşmesi'nde yer alan insan haklarının ve bundan dolayı ilgili sözleşmenin dünyadaki düzeninin kısmen koruyucusu olduğu düşünüldüğü vakit, bu sözleşmenin bazı maddelerine göz atarak; ırkçılık kavramına karşı bu maddelerin ne dediğini görelim ve maddeler uygulanmadığı vakit ne kadar olumsuzluklar doğacağını ya da uygulanmadığı için günümüzde doğan olumsuzlukları gözler önüne sermeye çalışalım.  Öncelikli olarak bazı maddelere bakacak olursak:

- "Herkesin yaşam hakkı yasayla korunur."

- "Hiç kimse işkenceye veya insanlık dışı ya da aşağılayıcı muamele veya cezaya tabi tutulamaz."

- "Herkes düşünce, vicdan ve din özgürlüğüne sahiptir; bu hak, din veya inanç değiştirme özgürlüğü ile tek başına veya topluca, kamuya açık veya kapalı ibadet, öğretim, uygulama ve ayin yapmak suretiyle dinini veya inancını açıklama özgürlüğünü de içerir."

- "Bu Sözleşme’de tanınan hak ve özgürlüklerden yararlanma, cinsiyet, ırk, renk, dil, din, siyasal veya diğer kanaatler, ulusal veya toplumsal köken, ulusal bir azınlığa aidiyet, servet, doğum başta olmak üzere herhangi başka bir duruma dayalı hiçbir ayrımcılık gözetilmeksizin sağlanmalıdır."

- "Hukuken temin edilmiş olan tüm haklardan yararlanma, cinsiyet, ırk, renk, dil, din, siyasi veya diğer kanaatler, ulusal ve sosyal köken, ulusal bir azınlığa mensup olma, servet, doğum veya herhangi bir diğer statü bakımından hiçbir ayrımcılık yapılmadan sağlanır."

-" Hiç kimse, hiçbir gerekçeyle, hiçbir kamu makamı tarafından ayrımcılığa maruz bırakılamaz."

  İnsan Hakları Sözleşmesi'nde de görüldüğü üzere ayrımcılık ya da ırkçılık kesinlikle müsaade edilen kavramlar değildir. Bundan dolayı ilgili maddelerin bu sözleşmeye üye devletlerin üzerine sorumluluk yüklediği aşikardır. Ancak o sorumlulukların yerine getirilebilmesi için ülkeler tarafından maddelerin uygulanması gerekir. Bazı uygulamalar kendiliğinden devlet tarafından gerçekleştirilmesi gerektiği gibi bazılarının ise maruz kalınan kişilerin başvurusu ile gerçekleşeceği aşikardır.

   Bu uygulamaların zümre ayırt etmeksizin uygulanması ne gibi faydalar doğurur: En temel olarak göreceğimiz fayda, dünyanın uğraştığı ve ırkçı düşüncelerden de beslenen küresel terör örgütlerini ziyana uğratır. Nasıl mı? Küresel terörizm ırkçı uygulamalarla insanların ibadetlerini yapmalarını engellemekte, dinlerine dil uzatmakta ya da ibadethanelerine zarar vermektedir. Çünkü teröristlerin bir ırkı yoktur ve hangi ırktan olursa olsun masum her insanı katledecek kadar canidirler.  Örneğin: DEAŞ terör örgütü bölgede İslam Medeniyeti'nin oluşturduğu birçok esere ve camiye zarar vermiştir. Bunun yanında Hristiyan ve diğer dinlere de tehditkar bir şekilde söylemlerde bulunmuştur. En ağır zararı İslamiyet'e vermesine rağmen kendilerini Müslüman olarak tanıtma gibi alçakça bir girişimde bulunmuşlar ve bunun neticesinde ırkçılığı yayıcı bir etken oluşturmuşlardır. Bunun yanında PKK/PYD terör örgütü Afrin'de birçok camiyi ibadete kapatmıştır. Bu örgütlerin küresel bir terör örgütü olduğu ve dünya insanlığının kutsallarına zarar vererek dünya barışının temel değer verdiği olguları yok ettiği ve bundan dolayı ırkçı düşünceleri yaydıkları ortada değil midir? Daha önemlisi ise giden masum canların geri gelmeyeceği gerçeğidir.

  Dünya ülkeleri ırkçılığın önünü keserek aynı zamanda küresel terörizme ya da küresel terörizmi bitirerek ırkçı düşüncelere kan kaybettirebileceği gerçeğini unutmamalıdır. Çünkü dünya insanlığı yasalarla yönetilmek ve ülkeler de yasalarla halklarını yönetmeye devam etmek istiyorsa terör örgütlerinin dünya üzerinden silinmesi gerekmektedir. Bu durumun ne kadar elzem olduğunu son gelişmelerle dünya olarak yaşadığımız kanaatindeyim.  Kısaca ırkçılık küresel terörizmi, küresel terörizm ırkçılığı tetikler ve bu tetiklemeler neticesinde olması muhtemel sonuçlar dünya insanlığı açısından çok ağır olur.

  Diğer bir açı ile bakacak olursak: Eğer ırkçı düşünceler yenilgiye uğratılmak isteniyorsa bazı ülkeler dünyayı ötekileştirme üzerine kurgulamamalıdır. Gerçeklerden kaçarak doğru bir uygulama ya da dünya düzeninin korunması sağlanamaz. Örneğin soğuk savaş öncesi farklı bir ötekileştirme kurgulanıp soğuk savaş sonrası farklı bir ötekileştirmenin kurgusu ile hareket edilmemeli; eğer ki AB sözleşmesinde geçen "herkesin yaşam hakkı yasayla korunur" deniliyorsa.  Ya da herkesin yaşama hakkı vardır diyorsak. Dünya devletleri hem fikir olmuş gibi görünmemeli, uygulanması gereken  yasalarda hemfikir olmalı yani uygulama hususunda samimi olmalıdır.

  Artık dünya üzerinde geçmişte olduğu gibi I. Dünya Savaşı sırasında, II. Dünya Savaşı sırasında, Soğuk Savaş dönemlerindeki gibi ittifaklar olmadığına göre ve günümüz ittifaklarının terör örgütleri ile yapılmasının, yukarıda da belirtildiği gibi, hem dünya insanlığına hem de mevcut düzene zarar verecek olmasından dolayı ülkeler tarafından şu dönemde özellikle, insanın yaşama hakkının vurgulandığı, dini özgürlüğünün olduğu, ayrımcılığa tabii tutulamayacağına dair yasa maddelerinin uygulanmasının tam da zamanıdır. Farkına varmadan kurulan ittifaklar varsa da bunlardan derhal vazgeçilmelidir. Çünkü terör örgütleri destek aldığı ülkeye dahi kurşun sıkacak bir yapı dahilinde kurguludurlar. Bu durumu PYD terör örgütünün yapmış olduklarıyla dünya terör örgütleri içindeki kurguyu teyit etmiş oldu.

  Irkçılıkla mücadele doğru bir şekilde yapılmazsa birçok dünya liderinin uzun süredir tam olarak yüklenmediği bu ağır yükler, gelecekte liderler için kaldırılamayacak bir yapıya evrilir ve dünyayı kaosun eşiğine götürebilir.

   Bu arada tezatlığı görebiliyor musunuz? Modern çağ diye adlandırdığımız çağda herbir insanın canına sırf insan olduğu için değer verilmesi gerekirken değer verilmiyor, ayrımcılığa uğramaması gerekirken şiddetli bir şekilde ayrımcılığa maruz kalıyor. Bu ayıp kimin dersek sanırım cevabım şu olur: Birşeyler yapabilecekken birşeyleri gücüne göre yapmayan herkesin. Bu bağlamda düşünüldüğünde Arakan'da masum canların kıyılmasına öncelikle Müslüman ülkeler, dünyada ise bu zulme dur demek isteyen bütün ülkelerin desteğini alarak zulmü önlemek için üst düzey bir çaba sarf edilmeli. Tabii ki bu noktada uluslararası kuruluşlar harekete geçirilmeli ancak bu kuruluşlardan sadece kınama gibi göstermelik kararların çıkması masum insanların canını kurtarmadığı gibi uluslararası kuruluşların varlığını da dünya insanlığı nezdinde gülünç duruma düşürmektedir. Üstüne üstlük insani yardımları ulaştıramaması ya da durdurması da başka bir hazin durumdur.

  Özetle, ırkçılık söylemleri yakın tarihte dünyayı II. Dünya Savaşı'na götürmüş olduğu gerçeği unutulmadan bu söylemin devam ettirilmesi ise günümüzde küresel terörizmin güçlenmesine neden olacağı, bu nedenle de dünya insanlığına ve mevcut düzene zarar vereceği unutulmamalıdır.

   İslam korkusunun temelsiz bir korku olduğunu ve insanlık dışı uygulamalarla asla bağdaşmadığını ve bağdaşmayacağını yukarıdaki paragraflarda da dile getirmiştik. Bu durumu aşağıda verilen örneklerden de anlayabiliriz. Peygamber Efendimiz (s.a.v) veda hutbesinin bir bölümünde şöyle hitap etmiştir: "Ey insanlar!  Rabbiniz birdir. Babanız da birdir. Hepiniz Adem'in çocuklarısınız, Adem ise topraktandır. Arabın Arap olmayana, Arap olmayanın da Arap üzerine üstünlüğü olmadığı gibi; kırmızı tenlinin siyah üzerine, siyahın da kırmızı tenli üzerinde bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takvada, Allah'tan korkmaktadır." Bu hususta H.z Ömer (r.a)'ın şu davranışları da bütün dünyaya çok güzel örnek teşkil edeceği kanaatindeyim: "Din farkı gözetilmeksizin insanlara iyi davranılmasına dikkat edilmesini istemiştir. Öte yandan bu zümrelerin kadın ve çocuklarının her türlü tehlikeye karşı korunması, öldürülmemeleri, sürülmemeleri ve esir edilmemeleri devlet tarafından garantiye alınmış, devlet aynı garantiyi onların malları için de vermiştir. Gayri Müslimlere tam bir inanç hürriyeti sağlanmış, âteşkedeleri, kilise ve havraları korunmuştur. Hz. Ömer (r.a)'ın Kudüs'ün fethi esnasında kilisede namaz kılmaması yanında bu din anlayışının bir başka delili Mısır fethine şahit olan Nikou Piskoposu Jean'ın ifadelerinde görülür.(Kaynak:İslam Ansiklopedisi)" Elbette bu örnekleri çoğaltmak hiç de zor değildir.

  Bunun yanında Türk - İslam medeniyeti özelinde yaşanılanları incelediğimizde  bu noktada da hiçbir ırkçı söylem ya da terörist faaliyetlerle ilgi bulunmadığı açık net bir şekilde görülecektir. Fatih Sultan Mehmet Han'ın fermanlarından birinde şu veciz ifadeler yer almaktadır: ''Ben ki Sultan Mehmed Hanım; ihsan  edip Bosna rahiplerine buyurdum ki: Kiliselerinizde korkusuzca ibadet ve  memleketimizde korkusuzca ikamet edin. Ne vezirlerimden ne de halkımdan kimse  bunları incitmesin ve rencide etmesin. Allah'a, Peygambere, Kur'an'a ve  kuşandığım kılıca yemin olsun ki canları, malları ve kiliseleri bana itaat  ettikleri sürece güvencemdedir.'' Ya da İstanbul'un fethinden sonra gayrimüslimlere özgürce ibadet hakkı tanıması da bu örneklere eklenebilecek diğer bir örnektir. İlgili durumu haçlı ittifakını dağıtmak için geliştirilen bir politika olarak görenler olabilir ancak bu tanınan özgürlüğün sadece böyle bir politikadan ibaret olmadığını Yahudi halkının barınma isteğinin Osmanlı Devleti tarafından geri çevrilmemesinden anlayabiliriz. Bu uygulamalar insana dili, dini, ırkı, rengi ve cinsiyeti ne olursa olsun değer verme politikasıdır. Aynı zamanda İslam dininin gerekliliğidir.

  İslam düşüncesi yıkıcı olmayan, yapıcı bir medeniyetin temellerini atar. Eğer öyle olmasaydı  binlerce yıldır bu coğrafyada  bulunan medeniyetimiz, kutsal mekanları yakıp yıkardı. Böyle birşeyin hiçbir zaman gerçekleşmediğini İslam medeniyetine ait olmayan diğer eserlerin (dini ve diğer yapılar) coğrafyalardaki varlığından anlamıyor muyuz?

   Ya da İslamiyet, Yahudilik ve Hristiyanlık dinlerinin kutsal mekanı olan Kudüs'ün kapısına Kanuni Sultan Süleyman tarafından  "La ilahe illallah İbrahim Halilullah cümlesini yazdırması birçok şeyi açıklıyor dimi? Böyle bir uygulama dahilinde yaşayan milletler birbirinden korkabilir mi? Yani Hristiyan ya da Yahudi alemine fobi duyulacak bir ortam olabilir mi? Bu durum birçok güzel kelime ile açıklanabilir ancak bu durumu özetleyen en güzel kelimenin "hoşgörü" kelimesi olduğunu düşünmekteyim.

   Eğer bu "hoşgörü" olmasaydı Büyük Selçuklu, Anadolu Selçuklu, Osmanlı Devleti ve Türkiye'nin hakimiyet kurduğu bölgelerde farklı dinlerin kutsal mekanları bulunabilir miydi? Örneğin Türkiye'de: Apollo Tapınağı, Saint John Kilisesi, Ephesus Walks, St. Nicholas Kilisesi, Aya Yorgi Kilisesi ve bunun gibi birçok  ibadethane ya da  eser mevcut olabilir miydi? Ondan dolayı Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak tarihime ve ülkeme baktığım da hoşgörü, misafirperverlik gibi kelimelerin manasının yaşandığını görebiliyorum. Yaşamak isteyen diğer ülke devletlerinin vatandaşları da ülkemizin çeşitli yerlerini ziyaret ederek elbette bu hoşgörüyü ve misafirperverliği teneffüs edebilir.

  Tekrar dünya üzerinde konuşmaya devam edecek olursak: Dünyadaki yasalara baktığımızda da yukarıda dile getirilen hoşgörülü olma, insanın yaşama hakkını sağlama, ırkçılıkla mücadele etme gibi kavramların dünyadaki huzuru sağlamak amacıyla çeşitli yasa maddelerine sahip olduğunu görüyoruz. Ancak bu kavramları sadece görmek ya da okumak uygulama olmaksızın hiçbir işe yaramıyor. Bu maddeler yukarıda da dile getirildiği gibi samimi bir şekilde uygulanmalıdır. Örnek vermek gerekirse: Arakan'da ki masum insanları öldürenleri sadece kınayan ülkeler acaba ülkelerinde masum insanlar öldürüldüğün de öldüren kişi ya da kişileri sadece kınıyor mu? Uygulamadaki samimiyet ölçüsünün düştüğü noktayı buradan anlayabiliriz.

  Yukarıda da üstüne basa basa söylediğim gibi İslamiyet ırkçılığı ya da terörizmi asla ve asla kabul etmemektedir.  Bilgim olmamasına rağmen diğer kutsal kitapların da ırkçılık ya da terörizmi kabul ettiğini düşünmemekteyim. O zaman soru şu: Dünyanın büyük denilebilecek bir çoğunluğu kutsal dinlere inanıyorsa bunun yanında uluslararası hukukun gerekli olduğunu da düşünüyorsa bu ırkçı düşünce nereden geliyor? Bu da bizlerin zihninde her daim soru işareti olarak kalsın ki, zihinlerimizde tek ve kestirme bir cevap değil birden çok doğru cevap bulunsun. Zira karanlıkların aydınlanabilmesi için kendimize çokça doğru soruyu sorup kimsenin canını yakmayan uygulanabilir cevaplar bulmamız gerekiyor.

  Peki, günümüz dünyasında ırkçı düşünceye maruz kalan insanlık ise kaldığı bu insanlık dışı eylemlerle nasıl mücadele etmesi gerekiyor? Tabii ki bunun birinci yolu hukuk kanallarını en etkin bir şekilde kullanmaktan geçmektedir. Bunun için de bizlere yasaların vermiş olduğu haklar doğrultusunda gerekli mercilere başvurumuzu gerçekleştirmemiz gerekiyor. Bu hususta mağdurlara gerek ülke mahkemeleri gerekse A.B İnsan Hakları Mahkemesi gibi uluslararası kuruluşlar yardımcı olmak zorunda.  İslamofobi özelinde konuşmaya devam edecek olursak, İslam dinini daha iyi anlatmaya çalışmak da İslam'a ve onu yaşayanlara karşı olumsuz bakış açısını ortadan kaldıracaktır. Savunmaktan ziyade anlatmak. Çünkü savunmamızı gerektirecek herhangi bir olumsuz geçmişimiz yok, şükürler olsun. Bunun yanında  dünya ülkelerindeki gerek kamu gerekse özel sektöre mensup iş yerleri dünyaya örnek olabilecek çalışmalarda bulunabilir. Bu aynı zamanda onlar için güzel bir halkla ilişkiler (PR) çalışması olacaktır. Bunun son örneklerden birine Avrupa'da bir ülkede rastlayabiliriz: Yayın yapan bir kanalda kapalı bir hanım sunuculuk yapmaya başladı. Ayrıca dünya liderlerinin ve din adamlarının üzerine bu hususta görev düştüğü kanısındayım. Dinler arası diyalog olmaz ancak din adamları arasında, politikacılarla din adamları arasında ve milleti ne olursa olsun insanlar arasında diyalog elbette olur. Bu hususa örnek olarak Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan'ın  bir papazı Cumhurbaşkanlığı Külliyesi'nde kabul etmesi örnek olarak verilebilir. Çünkü liderler halk kitlelerine hitap edebilmekte ve örnek alınmaktadırlar. Bu husus diğer dünya politikacıları tarafından da değerlendirilmelidir. Neden Avrupa'da ki ülke liderleri de Türkiye Cumhuriyeti Diyanet Vakfına mensup olan ilgili kişiyi misafir etmesin ya da oranın belediye başkanları en yakındaki Diyanet Vakfına ait bir camiye Cuma günü Cuma vaktinde misafir olup o günün ilgili vaazını dinlemesin? Türkiye'den atanan herbir din görevlisinin ilgili yöneticilere kapısının her daim ve her an ardına kadar açık olduğunu düşünmekteyim. En önemli diğer bir etken ise algıları yanlış yönlendiren, özellikle çeşitli kitle iletişim araçlarını kullanarak ırkçılığı körükleyen kuruluşlara ülkeler tarafından asla imkan verilmemelidir. Ya da herhangi bir yıl, neden dünyada "Irkçı Düşünceyle Mücadele Yılı" ilan edilmesin?  Hatta bu uygulama önümüzdeki yıl neden olmasın? Dünya insanlarının bu hususta birlikte hareket edebilecek isteğe, ırkçılığa karşı yapılan gösterilerden anladığım kadarıyla, sahip olduğunu düşünüyorum. Görüldüğü üzere, kanımca ırkçı söylemler ve ırkçılık eğer istenirse engellenebilir. Irkçılık engellendiği takdirde terörizmin de kan kaybettiğini bütün dünya görecektir.

  Özetle, dünya ırkçılıkla ve ırkçılığın körüklediği terörizm ile şekillenmesine izin verilemez. Bunun zararının herkese dokunabilecek bir potansiyele ulaşabileceğini son yaşanan olaylar bizlere gösterdi. Bizler yaşanabilir bir dünyada huzur içinde yaşamak istiyorsak herbir insanın yaşama hakkının olduğunu ülke, bölge, kıta ayırt etmeksizin savunmalı ve bunun için mücadele etmeliyiz.  Dünya, şimdi arkasına baktığında utanarak hatırladığı katliamlardan biri olan ve kökeninde ayrımcılığın, ırkçılığın yattığı Bosna gibi bir katliamın ya da antisemitizm gibi düşüncelerin ortaya çıkmasını, gelecekte ise bu gibi utançlara yenilerini eklemek istemiyorsa şimdi Arakan'daki Müslümanlara sahip çıkmalıdır.

Dünya kötülüklerin uyanık olup, iyiliklerin uyutulduğu bir yer,
Çıkarların uyanık olup, tevazünün uyutulduğu bir yer,
Öldürmenin uyanık olup, yaşama hakkının unutulduğu bir yer,
Güçlünün yer ettiği, mazlumun unutulduğu bir yer,
OLMAMALIDIR.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme