4 Ağustos 2017 Cuma

1370 Büyüktür 100'den

  Irak coğrafyası neredeyse 1370 yıldır, ülkeler değişse de,  Müslümanlar tarafından yönetilmektedir. Osmanlı Devleti döneminde de bölgenin merkezden olan uzaklığı nedeniyle bölge uzak manasına gelen "Irak" kelimesi ile  ifade edilmiştir.

  Körfez ülkelerinden olan Irak'ın zengin petrol yataklarına sahip olduğu bilinen bir gerçektir. Bunun yanında geniş tarım alanlarına sahip bir ülke olan Irak, ağırlıklı Arap olmak üzere Kürt ve Türk nüfusa sahip bir etnik yapıdan oluşmaktadır. Ülkenin dini İslam'dır. Bu topraklarda Sasaniler sonrasında İslami devletler  egemenlik kurarak, Irak Anayası'nda da geçtiği gibi; ...üzerinde sahabeler ve evliyaların namaz kıldığı, filozoflar ve bilginlerin fikir ürettiği, şairler ve edebiyatçıların sanatlarını icra ettiği Mezopotamya evlatları olarak ..., birçok medeniyetin beşiği olmuştur.

  Irak, Osmanlı Devleti hakimiyetine Kanuni Sultan Süleyman’ın 1534’teki Bağdat seferi ile girmiş, 1918 Mondros Ateşkes Antlaşması'nın imzalanması ile hakimiyet son bulmuştur. Irak bu tarihten belirli bir süre sonra manda yönetimi ile yönetilmeye başlanmıştır. 1534 ile 1918 yılları arasında adem-i merkeziyet sistemi ile yönetilen Irak, Osmanlı Devleti sonrasında mandater devletin merkezi yönetim kurma çalışması karşısında halk bu uygulamaya tepki göstermiştir.

  Bu durumun nedenini açıklamak hiçte zor değildir. 1789 - 1799 yılları arasında Fransa'da yaşanan Fransız Devrimi, bu coğrafyada etkisini göstermemiştir. Fransa'da halkın isteği ile olan bu oluşumun, Irak'ta Mondros'a kadar yaklaşık  1268 yıldır etnik kimliği düşünmeden yaşayan ve yönetilen Iraklılar için merkezi yönetim kavramı halkın istemediği bir kavram olup tepeden inme bir unsur olarak karşılarına çıkmıştır. Çünkü devletler değişse de Irak halkı için öncelikli olan etnik yapıdan ziyade İslam dinidir. Günümüze geldiğimizde ise bilerek ya da bilmeyerek bu durumun, kısmen de olsa, son 100 yıldır değişikliğe uğratacak politikaların Irak'ta başa gelen birçok lider tarafından uygulanması neticesinde gerilediği söylenebilir. Bunun yanında bu süreci hızlandırmak için 2003 yılındaki işgalden sonra, haberlerden hatırladığım kadarıyla, bütünlüğün tesisini sağlayan yetişmiş İslam alimlerine suikastler düzenlenmesi bu bütünlüğü koruyan hareketlerin ve liderlerin yok olmasını sağlamak ve içerideki kavgayı şiddetlendirmek içindi. Bunu Saddam Hüseyin dönemi çok iyiydi demek için demiyorum. Yaptığı katliamları az çok biliyorum. Amacım son 100 yılda Irak halklarının, Arabıyla, Kürdüyle, Türküyle çok yıprandığını hatta yıpranmaktan öte insanlarının canlarını kaybettiği bir bölge konumunda kalmasını diğer zorda kalan bütün coğrafyalarda da istemediğim gibi burada da istemediğim için dile getiriyorum.

  Ancak bu bütünlüğün tekrar tesisi, Irak'ın toprak bütünlüğü içinde sağlanamaz mı derseniz elbette sağlanır diye düşünmekteyim. Çünkü kardeşçe 1268 yıl yaşayan milletin mayası son 100 yılda Allah'ın izni ile bozulmaz, bozulamaz. Sadece yıpranır.

   Bir düşünelim... "Bütün inanlar kardeştir" ayet-i kerimesi ile 1370 yıldır kardeşçe yaşayan Arabı, Kürdü, Türkü ayırırsak ne olur? Hatta bunu da aşıp Şii Arap, Sunni Arap, Şii Kürt, Sunni Kürt... diyerek bir de böyle ayrıma gitsek nasıl olur? Son 100 yılda olduğundan daha az mı cana kıyılır? Daha fazla mı refah seviyesi artar? Irak'ın çocuklarına daha güzel bir gelecek mi kalır? Daha fazla birlikteliğimizi pekiştirecek İslam alimi mi yetişir? Hani Irak Anayasası'nın başlangıç metninde atıfta bulunulan ...üzerinde sahabeler ve evliyaların namaz kıldığı, filozoflar ve bilginlerin fikir ürettiği, şairler ve edebiyatçıların sanatlarını icra ettiği... bir yer mi olur, Irak? Ya da ekonomik gelişim sadece petrole dayalı olmayıp dünya standartlarında ürünlerin üretildiği bir konuma mı gelir? Şahsıma göre bunların hiçbiri olmaz. Maalesef olsa olsa bazı ülkelerin yol geçen hanı olarak kullanacakları bir toprak parçası halini alır. Olan yine masum canlara olur. Ben bunu hiçbir Iraklının istediğini düşünmüyorum. Ayrıca Irak'ın,  tekrar etmesini istemediği için anayasasının başlangıç metninde yer verdiği şu olaylar da, eğer ayrılıklar yaşanırsa olayların tekrar etme ihtimali maalesef doğacaktır: "...Şii-Sünni, Arap-Kürt-Türkmen ve diğer Irak şehitlerinin trajedilerini, Şaban ayaklanmasında düşen kutsal şehirlerimizi ve güney bölgesinin yağmalanmasını hatırlayarak, bataklık bölgesi, Duceyl ve başka bölgelerdeki toplu mezarların acısını içimizde hissederek, Halepçe’de, Barzan’da ve Anfal’dekiler ile Feyli Kürtlere karşı gerçekleştirilen soykırımları dile getirerek, Türkmenlere karşı Beşir’de yapılan trajedi ve Irak’ın diğer bölgelerindekilerle birlikte batı bölgesinde liderlerin, sembol şahsiyetlerin ve şeyhlerin öldürülmesi, yetenekli şahısların göçe zorlaması, ülkede düşünce ve kültür kaynaklarının kurutulmasını anımsayarak..." Şurası bir gerçek; sadece anımsanmak isteniyorsa Irak'ın toprak bütünlüğünün bozulmaması gerekiyor.

   Yukarıda bahsedilen ırkların mezheplere göre ayrılmasının doğuracağı muhtemel sonuçları geçmiş 100 yılda olanlara göre temellendirerek varsayımlaştırdık. Ancak yakın gelecekte Irak'ın tamamını ilgilendirecek bir realite var; Eylül'de gerçekleşecek referandum. Bu referandum Irak'ın her neresinde yaşıyorsa yaşasın hangi insanına (Arap, Kürt, Türk, Şii, Sunni... ) fayda getirecektir. Canların yine bir iç çekişmede yaşamlarının son bulması yüksek bir olasılık değil midir? Allah'ın izni ile bir Halepçe yaşanmaz ama kaybedilen canlar sayısal olarak daha az diye daha az mı üzülecek vicdanı olan herkes. Barzani'nin de Irak'ta yaşayan insanlara değer verdiğini, birliktelikten kuvvet doğacağını düşünen insanlardan olduğunu düşünmekteyim. Bu kanı şahsımda, o zamanın Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından Türkiye'ye davet edildiğin de yaptığı konuşma sırasında oluştu. Barzani şöyle demişti: "Barış yolu ne kadar uzun olursa olsun savaştan kısadır." Bu cümleyi Irak için şimdi  sonuna kadar savunmanın tam da sırası diye düşünmekteyim. Irak'ın toprak bütünlüğü; oradaki yaşayan her insanın yaşamını yitirmemesi, gelişimini devam ettirmesi ve yeniden geçmişteki refah seviyesinin tesisi için önem arz etmektedir. Çünkü parçalanmak güçlendirmez birliktelik güçlendirir. Bu birlikteliği korumak şimdi gerek İbadi, gerek Barzani gerekse oradaki tüm lider konumunda olan kişilerin üzerine düşmektedir. Bunu Irak'a oranla, kökleri farklı olan çok farklı milletlerden oluşan  Birleşik Devletler gerçekleştirebildi ise Irak eğer samimiyetle isterse hayli hayli başarabilir. Çünkü arkasında 1300 yıllık medeniyet var.

  Şurası bir gerçek; son yıllarda bu medeniyetin eserleri DEAŞ terör örgütü vasıtasıyla bir kısmı yok edilmek istendi ki zihinlerde madden örnek olarak kalacak eserler yok edilsin ve gönüller geçmiş medeniyeti daha çabuk unutsun. Bu birliktelik sağlanırsa o eserler tekrar inşa edilir, müslüman alimler tekrar yetişir, Irak özlediği günlere tekrar geri gelir, Allah'ın izni ile. Yeter ki istensin. Terör örgütleriyle mücadeleyi desteklemek ve Irak'ın yanında olduğumuzu göstermek adına hatırlanacağı üzere Başbakanımız da bir dizi ziyaret gerçekleştirmişti.

   Bunun yanında bazı realitelere de değinmeden geçmek olmaz. Kuzey Irak petrolden daha fazla pay almak istiyor olabilir. Ancak sadece petrolü çıkartıp onu satarak zenginleşme döneminin giderek sonuna yaklaşmaktayız. Dünya tarım, üretim ve hizmet sektörlerinde çok farklı şirketleriyle birbiri ile rekabet etmektedir. Bunu da her bir insanını en iyi şekilde değerlendirerek yapmaktadır. Bunun için de her yeni doğan çocuğu daha iyi yetiştirmenin yollarını her an aramaktadır. Bundan dolayı girişilen referandum uzun vadede bölgeyi ekonomik olarak sıkıntıya sokması muhtemeldir. Neden mi? Çünkü insan kaynağını daha fazla değerlendirme ve ekonomik kaynaklarını çeşitlendirme olanağı azalmaktadır.

   Aslında bu noktada ekonomik kaynaklarını çeşitlendirme örneğini Kuzey Irak yaşadı. 2013 - 2015 dönemlerinde  bölgede sağlanan istikrar sayesinde Türkiye ile Kuzey Irak arasındaki  turizm olumlu yönde etkilendi. Tabii bu istikrarı, sadece Kuzey Irak ve gelişen turizm özelinde konuşacak olursak,  Kürt halkının sözde savunuculuğunu yapan PKK terör örgütü Kuzey Irak'tan gelen Kürt vatandaşların üzerine ateş açarak baltaladı. Baltalanmadan önce yaşanan bu ekonomik gelişim sırasında Irak'tan ayrılmak için yapılması muhtemel bir referandum söz konusu değildi. Ekonomik açıdan bakarsak, demek ki  gelişim için Irak'tan ayrılmak gerekmiyor.  Bunun için, yani istikrarın devam etmesi ve ülke gelirlerinin artması için referandumu bir kenara bırakıp uzun yıllardır istikrarı baltalayan, masum canlara kıyan PKK'nın bitirilmesi gerekiyor. Bunun için Kuzey Irak'da PKK' nın bitirilmesi için daha güçlü bir mücadele verilmesi gerekiyor. Bu hem Türkiye'nin hem de Irak'ın çıkarına olacaktır.

   Petrol hususunu tekrar dile getirecek olursak; dünya ekonomilerinin gelişmişlik düzeylerine nasıl ulaştığı hususu göz önünde bulundurularak bu bağlamda petrolden gelen gelirlerin tüm Irak halkının refahı için yatırım planları yapılıp halk ile paylaşılması gerekmektedir. Yine anayasadaki itilaflı olan petrol paylaşım maddelerinin giderilmesi Irak'ın kalkınmasının yararına olacaktır. Petrolün Irak'ın gelir kapısı olarak tek seçenek olarak görülmeye devam etmesi referandum sorununun çözümünü zorlaştıracaktır. Ancak gelir kapılarının çeşitlendirilmesi arzulanıyorsa ki arzulanmalıdır. Bu sefer petrol bir amaç değil kalkınmanın bir aracı olarak görülecektir. Bu bakış açısı da ülke de referandumla ayrıma gitmenin bir manası olmadığı mantığını oluşturacaktır. Çünkü ülkelerin yer altı zenginliklerinden daha kıymetli olan unsur insandır. Bölünmek ise bu kıymeti değerlendirmeyi engeller. Bu kıymete değer veren nice ülkeler yer altı kaynağı olmadığı halde dünyada söz sahibidirler.

   Peki yönetim paylaşımı nasıl olmalıdır? Nasıl belirlenmelidir? Burada demokrasi aracılığı ile yönetim sistemleri iyi uygulandığı takdirde cumhurbaşkanı, başbakan, bakanlar ve millet vekilleri en iyi şekilde ülkeyi temsil etme yetisine sahip olacaktır. Böylelikle yönetim alanında karşılıklı imtiyazlar elde etmeye çalışmak gibi halkı bölücü hareketlerden kaçınılacak, partilere ya da bağımsız adaylara yönetme imtiyazını halk verecektir. Doğru uygulandığı ve çıkarlar doğrultusunda şekillendirilmediği  takdirde günümüz dünyasında çok partili demokrasi birçok sorunu çözüme kavuşturma yetisine sahiptir.

  Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan'a yakın bir tarihte yabancı bir gazeteci tarafından Kuzey Irak'ta gerçekleştirilecek referandum ile ilgili bir soru sorulmuştu, soruyu tam olarak hatırlayamamakla birlikte sanırım şöyleydi: Niye orada bağımsız bir devlet istemiyorsunuz gibi birşeydi. Bu soruya cevap olarak gazeteciye; "sen sanırım oranın toprak bütünlüğünü istemiyorsun, birlikten kuvvet doğar" şeklinde yukarıdaki yazıyı özetler nitelikte cevap verilmişti. Bu soru nasıl bir soru diyecek değilim. Özgür basın elbette olmalı ancak kendilerinin de özgür olması için dünya üzerinde yaşayan her vatandaşın daha özgür olması gerekiyor. Ortadoğu'da karışıklık olan ülkelerde ise insan canının önemine vurgu yapan, bunun düzelmesi için neler yapılmalı sorusu baz alınarak hareket edilmeli gerekliliği üzerinde duruyorum. O zaman soru şu şekilde olsaydı gerçekten özgür bir soru olmaz mıydı: Oradaki insanların bir bütün halinde tıpkı gelişmiş ülkelerdeki gibi yaşaması için Irak'ta sizce neler yapılmalı? Bu sorunun cevabının doğuracağı netice daha müspet değil midir? Evet, anlaşılacağı üzere özgür basını savunuyorum ancak bazı olumsuz kullanım şeklini eleştiriyorum. Özgürlüğün arkasına savunarak pay mı çıkarmaya çalışmak yoksa özgür basını aracı kılarak elini cebine ya da ideolojine değil de vicdanına koyarak mı hareket etmek? Dünyada elini vicdanına koyarak hareket eden dolu vicdan sahibi, tarafsız basın mensubu olduğunu düşünüyorum diyerek konuyu çok fazla dağıtmadan kapatıyorum. 


  Bu yazıyı yazmakta ki temel amacım bölgede (Ortadoğu) daha fazla canların yanmasını istemememdir. Ortadoğu iç çekişmelerden sıyrıldığı takdirde gelişme potansiyeli yüksek olan bir alandır. Karışıklığa mahal verecek her hareket ise bu potansiyelin ortaya çıkmasına engel teşkil etmektedir. Örneğin II. Dünya Savaşı sırasında birbirileriyle savaşan bazı Avrupalı devletler halen savaşmaya devam etselerdi şuan ki Avrupa'dan söz edilebilir miydi? Bu coğrafyanın insanları da en az Avrupa'daki insanlar kadar, yaşama hakkına sahip. Dünya üzerindeki hiçbir insanın bu cümleye itirazı olamaz, olan zaten teröristtir, katildir. Ayrıca bu bölgedeki politikaların insan canına değer veren, insanı baz alan şekilde düzenlendiği takdirde bölgenin çok farklı konuma geleceği kanaatindeyim. Bunun için bölge ülkelerine, liderlerine, bilim insanlarına... zor, güç ama çok hayırlı bir görev düşüyor. Sonuçta Avrupa'nın şuanki halinin temelini atanlar arasında bilim insanları da vardı.   Şahsıma göre coğrafyadaki liderlerin bilim insanlarının ve bu alanda birşeyler üretmek isteyen herkes için temel atma işi öyle bir görev ki; yapılacak çalışmalar bütün dünyada ki  insanlara daha güzel nasıl değer veriliri göstermenin bir yolu olacaktır, eğer istenilirse. Felsefe belli; "yaratılanı yaratandan ötürü sevmek." Bu kavram üzerine inşa edilecek her teori, fikir, çalışma değerlidir.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönderme